Emlak&Konut

Sizin eviniz sizin hikayenizi anlatmalı

“Evlerimizde, ofislerimizde bizden çizgiler, bizden hikâyeler olmalı. Eğer bunu yapabilirsek yarınlarda da kalırız.”

Ünlü kündekâr ve sedefkâr Şehmus Okur, hem Türkiye’de hem de yurt dışında gerçekleştirdiği sanat çalışmalarıyla ismini dünyaya duyurmuş bir isim. Bahreyn Sarayı’ndan, Tokyo Camii’ne kadar birçok yapının içinde imzası olan Okur, atölyesinin kapılarını Emlak Konut’a açtı.

Yaptığınız işleri bilmeyenler için anlatabilir misiniz?

Ben ahşap sanatları ile uğraşıyorum, kündekâri ve sedefkâri benim esas yaptığım işler. Sedef sanatı ahşap sanatlarının içinde bir bölümdür. Siz ahşap ile uğraşıyorsanız masa yaparsınız, dolap yaparsınız, sehpa yaparsınız… Bu başlangıçta fonksiyonel bir objedir. İşe yarayan bir objedir. Bu objeler üzerinde bir şey olmadan da o vazifeyi görür. Masa masadır, ahşaptan yapılır. Ama, sıradanlıktan aleladelikten çıkarıp, daha bir üst seviyeye çıkarma isteği insanlığın temelinde vardır. Bu insanın ruhunda olan bir şey. İnsan ruhu basitliği, sıradanlığı hiçbir zaman kabul etmez. Bir hanım sabah elini yüzünü yıkayıp dışarı çıkmaz, bu sıradanlıktır. Kendisine bakım yapmak ister, hoş gözükmek ister. Neden? Sıradan olmamak için… Bu insanın doğasında vardır. Bir sandalye sıradan, herhangi bir sandalye olmasın isteriz. O zaman ne yaparız? Üzerine oyma yaparız, buna oymacılık diyoruz. Masa yaptık bir de üzerine oyma yaptık üçüncü bir boyut kazandırdık. Fakat insan denilen varlık bununla yetinmez. Sanatta mükemmel diye bir şey yoktur, tekamül vardır. İnsan belli bir tarihten sonra ışıltılı malzeme olan sedefi buldu. Sedef çok fotojenik bir malzeme, deniz canlıların evi olan bir malzeme. Bunu görünce insan aldı bunu oydu ve ahşabın içine gömdü. Sedefkârlık ahşap sanatkarlığının tekamülünde olan ve marangozluğun içinde olan bir sanattır. Şu gördüğünüz müzik aleti normalde klasik bir müzik kemençesidir. Bu kemençeyi süslemeler yapmadan düz haliyle de kullanabiliriz. Ancak bununla yetinmedik, daha güzel olsun dedik ve bunun üzerine sedef işlemeye başladık. Sedefkârlık bu deniz canlıların evi olan ışıltılı kabukları alıp ahşabın üzerine yahut ahşabın içine gömme ve onunla yepyeni bir estetik zirveyi yakalama sanatıdır. Sedefkârlıkta sadece sedef denilen deniz kabukları kullanılmaz. Bununla beraber fildişi, kemik, kaplumbağa kabuğu, altın, gümüş, yarı değerli madenler, bronz, mercan, yarı değerli taşlar da kullanılabilir. Ben ahşaba dair ne varsa yapıyorum. Marangozluk ile kuyumculuk ve ressamlık ile heykeltıraşlık arasında… Yani bazen bir heykel de yaptığımız oluyor. (Örneğin bir masanın ayağını heykeltıraş gibi oyduğumuzda) Önce tasarımını yapıyoruz. Tasarımda bazı yerleri oyma, bazı yerleri sedefle kakma şeklinde tezyin ediyoruz. Tezyin etmek süsleme anlamına geliyor. Biz bunlarla yaptığımız objeyi süslüyoruz. Mesela şu gördüğünüz Topkapı Sarayı envanterinde olan bir mücevher sandığının bir kopyası. O yahut bir hanımın tuvalet masasının üzerindeki mücevher kutusu… Güzel şeyler etrafımızda olduğunda mutlu oluruz. Benim yaptığım işlerde her türlü obje var. Gördüğünüz gibi masalar sandalyeler var. Daha çok abide eserlerle uğraşıyoruz. Camiler için yaptığımız eserler de var.

 

Tasarımlarınızda benimsediğiniz tarz nedir?

Bizim yaptığımız bütün işler esasından bizim kültürel mirasımızın ihyasıyla alakalı. Biz şimdi ev dekorasyonu yapıyoruz, yeni yapılmış güzel bir malikâne içinde ya da bir apartman dairesi de olabiliyor. Sahibi diyor ki, ben bunu sıradanlıktan çıkarayım. Çünkü insanları dünyanın efendileri sıradanlaştırıyor. Gücü yeten, aklı yeten bu sıradanlığa karşı duruyor. Evlere gidiyorsunuz, bütün evler birbirinin aynısı. Birer android haline getirilmişiz. Bizim yaptığımız iş buna karşı. Biz Türküz, Müslümanız, moderniz, çağdaşız. Bir Fransız değiliz, bizim evimiz bir Fransız’ın evinden farklı olmalı. Japon dostlarım benim evime geldiği zaman, “Biz daha önce Türkiye’de böyle bir ev görmedik” diyorlar. Sizin eviniz sizin hikâyenizi anlatmalı. Dünya görüşünüzü, damak zevkinizi ve sizin kültürünüzü yansıtmalı. Bu şu demek değil: bundan 100 yıl önce nasıl ise öyle olsun. Hayır! Biz 100 yıl öncede yaşamıyoruz. Siz babaanneniz gibi isteseniz de yaşayamazsınız. Hem yeni hem de kendimiz olmalıyız. Bu çağın en ciddi sorunu da bu. (Kendisi olmak, kendisi kalarak gelişmek, modernleşmek) Benim evim modern olmalı ama benim hikâyemi benim felsefemi anlatmalı. Benden çizgiler olmalı. O zaman evlerde bizden çizgiler olmalı. Yaptığımz mobilyada Osmanlı’dan Selçuklu’dan çizgiler olmalı… Biz geleneksel ile teknolojiyi birleştiriyoruz. Bir de felsefe ile sanatı buluşturup, oradan yeni ürünler yapıyoruz. Her sanatın, her eserin bir felsefesi vardır. Aslında davranışların da arka planında bir felsefe vardır. Sıradan insanlar bunu niye yaptığını bilmez ama sıradan olmayanlar neyi niçin yaptığını bilirler. Felsefe yoksa, temel bir dünyayı algılama yoksa kendini dünya içerisinde belli bir şekilde konumlandırma bilgisi yoksa size menüde ne sunulursa onu yersiniz. Biz, bizim çizgilerimizi bizim desenlerimizi yeniden canlandırıp ihya ederek bugünün hayatına uyarlıyoruz, bugünkü hayatımızın içerisindeki objelere yansıtıyoruz ve orada varlık bulmasına çalışıyoruz, yaptığımız iş bu.

Ahşap sanatlarına başlama hikâyenizi dinleyebilir miyiz?

Ben 6 yaşından itibaren Urfa’da dayımın ahşap atölyesinde bu işe başladım. İlkokuldan itibaren sabah namazından yatsı namazına kadar çalışırdım. Üniversitedeyken dayım atölyeyi bana bıraktı. Üniversitede ise yaz tatillerinde açar atölyemi çalıştırır, işleri taksitle yapardım, kışın bana yatırırlardı. Şubat tatilinde yine atölyemi açardım, okula 15 gün, bir ay geç gider atölyede çalışırdım. Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde hoca oldum. Atölyemin önemli parçalarını evimle beraber İstanbul’a getirdim. Sonra da Cihangir’de buradaki ilk atölyemi açtım. Bu sanatlar yeniden canlanmak üzere. Biz sanatı ile kavgalı bir millettik şimdi yeni yeni ekonomik olarak da daha çok bağımsızlaşmanın getirdiği bir sonuç olarak başka alanlardaki rahatlamalarla beraber kültür ve irfanımızla barışma dönemindeyiz. Şu anda kendi kültürümüzle flört ediyoruz. Aşk dediğimiz şeyin olması için görgü ve bilgi de lazım. Görgüsüz ve bilgisiz bir aşk kaba saba bir şeydir. Aşk rafine ve üst seviyededir. Bu sanat eserleriyle barışmak için görgü ve bilgi lazım. Çok zengin bir kültürel mirasımız var. Hikâyeleriniz obje haline getirildiğinde size bir derinlik katar. Bu devrin en ciddi sorunu, kendisi olmak ve kendisi kalmak. Ama kendisi olarak kendisi kalarak gelişmek şarttır. Gelişmezseniz fosil olursunuz. Eski değerleri alıp modernleştirerek geleceğe taşımalıyız. Onun için de bilgi lazım. Tarih, felsefe, evreni tanımlama bilgisi. İnsanın önce kendi bulunduğu coğrafyayı tanıması lazım. Algılamanız sizin daha önceki mevcut bilgileriniz kadardır. Bilginiz ve görgünüz kadar algınız vardır. Sanat icra edebilmek için arka planda yoğun bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Mesela biz eserlere baktığımızda bu eser Mısır işi, bu eser Şam işi, bu eser Çin işi anlayabiliyoruz. Bizim yaptığımız iş yeni malikanelerde yeni evlerde bize ait çizgileri bize ait felsefeyi yansıtacak objeler yapmak. Kapısından tutun da duvardaki yazısına kadar. Mesela ben Ayasofya’da Yerebatan Sarnıcı’nın yanında bir otel yaptım. Yatak odaları komple Osmanlı, Selçuklu ve tasavvuf izleri taşıyor artık. Daha önce kışın doğru dürüst müşterisi olmayan o küçük butik otelin şimdi 3 ay 4 ay önceden rezervasyonları doluyor.

6 yaşında Urfa’da dayımın ahşap atölyesinde bu işe başladım. İlkokuldan itibaren sabah namazından yatsı namazına kadar çalışırdım.

Sanatınız ile hocalığınız birbirinden nasıl besleniyor?

Benim yaptığım tetkikler, okumalar yaptığım sanatı besleyen temel yol. Ben Türkoloji okudum. Farsça’dan tercümelerim var. Fransızca tercümelerim var. Japonca-Türkçe sözlük hazırladım bir öğrencim ile birlikte. Okumaya devam ediyorum… 2017 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden emekli oldum. İki firmam var birisi TEBO (Tarihi Eserler Bakım Onarım Sanat ve Ticaret Şirketi) Bir de eğitim ve danışmanlık firmam var.

İnşaat şirketleri ile işbirlikleriniz oluyor mu?

Zaman zaman oluyor. Ancak bizimkisi genellikle butik çalışmalar. Fabrikasyon işlerde yokuz. Bilinçli olarak yokuz çünkü fabrikasyon yaptığımız zaman onun adı sanat olmuyor, zanaat oluyor. Zanaatta kar amacı güdülür ancak sanatta kar amacı güdülmez. Sanat sanat için yapılır. Sanat halk için yapılmaz. Dolaylı olarak faydaları zaman içerisinde halka döner. Ama sanat için burjuvazi ve aristokrasi gerekir. Burjuvazi ve aristokrasinin destekleri sayesinde sanat devam eder. Türk sanatlarında sadelikle beraber zarafet, tefekkür ile bir arada olmalı. Bir fikir olmalı arka planda, bu fikri yansıtan zarafetle beraber o obje olmalı…

Yorum yap

Takip Edin!