Emlak&Konut

Türkiye’nin lezzet durağı Kayseri

Kayseri bugün itibarıyla, ekonomi, kültür, sağlık, eğitim, spor ve şehircilik alanlarında yakaladığı ivme ile Türkiye’nin en hızlı gelişen ve dikkat çeken şehirlerinin başında geliyor.

Türkiye’nin kültür, sanat, bilim ve turizm merkezlerinden biri olan Kayseri, tarihin eski zamanlarından beri birçok uygarlığa beşiklik etmiş ve her dönemde önemli bir merkez konumunda yer almıştır. Şehrin en eski adı olan Mazaka, Roma devrine kadar devam etmiş. Roma devrinde şehre imparator şehri anlamında Kaisareia adı verilmiş; bu isim Araplarca Kaysariya şeklinde kullanılmıştır. Türkler Anadolu’yu fethettikten sonra şehre Kayseriye adını vermişler ve bu isim, Cumhuriyet döneminde Kayseri olmuştur. Kayseri, her köşesi değişik uygarlıkların kalıntılarının birbiriyle kucaklaştığı Anadolu’nun en köklü ve en eski yerleşim alanlarından biridir. M.Ö. 5 binden, yani Kalkolotik (Bakırtaş) çağlardan başlayarak Asur, Hitit, Frig dönemlerinde ve Roma devri sonuna kadar bir yerleşim alanı olan Kültepe; bu uygarlıkların kalıntılarını barındıran bir açık hava müzesidir. Kayseri, bu önemli merkezin yakınında yer alan bir bölge olarak bu uygarlıkların hepsinden derin izler taşır. 1067’de Selçuklu komutanı Afşin ile Türk hâkimiyetine giren Kayseri; Selçuklu Devleti, Eratna Beyliği, Dulkadiroğulları, Kadı Burhanettin, Karamanoğulları ve Osmanlı Devleti dönemlerini yaşamış, başta Selçuklular olmak üzere her dönemde önemli bir Türk kültür merkezi olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasası ile il yapılan Kayseri, ülkemizin ilk uçak fabrikasının kurulması ve ardından gelen demiryolları bağlantıları hattı, 1953’te kurulan Sümer Bez Fabrikası ve 1950’lilerde başlayan sanayi sitesi ile Türkiye’nin ilk büyük sanayi ve ticaret hamlelerine öncülük etmiştir. Günümüzde ise Kayseri ekonomik, kültürel, sağlık, eğitim, spor ve şehircilik alanında yakaladığı ivme ile Türkiye’nin en hızlı gelişen ve dikkat çeken şehirlerinin başında geliyor. Kayseri ili nüfusu 2000 yılında 1.060.432 iken, 31 Aralık 2016 yılında 1.358.980’e ulaşmıştır. 2016 yılında nüfus büyüklüğü bakımından son genel nüfus sayımına göre ülkemizin 15. büyük ilidir. Kayseri, İç Anadolu’nun güney bölümü ile Toros Dağları’nın birbiriyle kesiştiği yerde, Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. Doğu ve kuzeydoğusu Sivas, kuzeyi Yozgat, batısı Nevşehir, güneybatısı Niğde, güneyi ise Adana ve Kahramanmaraş illeri ile çevrilidir. İlin yüzölçümü 17.109 km2’dir. Kayseri ilinin en önemli ve en yüksek dağı 3.916 metre yüksekliğindeki Erciyes Dağı’dır. Erciyes Dağı, göğsünde ve eteklerinde birçok tali volkan tepelerinin bulunduğu sönmüş küme volkandır. İlin önemli gölleri ise Camız Gölü, Çöl Gölü, Sarıgöl, Yay Gölü ve Tuzla Gölü’dür. Bunların yanı sıra, çeşitli büyüklüklerde barajlar ve göletler vardır. İlin başlıca akarsuyu ise Kızılırmak’tır. Kayseri ilinin birçok yerinde bozkır iklimi hâkimdir. Burada yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer. Ancak ilde dağlık yerler ve bunlar arasında kalmış ovalar ile tekneler bulunduğundan yüksekliğin verdiği birtakım iklim özellikleri de etkilidir. Kayseri topraklarında, ovalarda olduğu gibi dağ ve tepelik alanlarda da bozkır bitki örtüsü hâkimdir. İlin yüksek kesimlerinde yer yer orman örtüsüne rastlansa da topraklar genellikle bozuk orman ve çalılıklarla kaplıdır. Bu durumun oluşmasında eski orman örtüsünün insan eliyle yok edilmesinin büyük payı vardır. İlin güney kesiminde Toros Dağları’nın yer aldığı bölümde karaçam, kızılçam, köknar, ladin ve meşe türleri bulunmaktadır. İyi sayılabilecek nitelikteki ormanlar Tomarza, Yahyalı ve Develi ilçeleri çevresinde yer almıştır.

Kış turizminin merkezi Erciyes Dağı

Kayseri’nin simgesi olan Erciyes Dağı, hiç eksilmeyen karı ile ünlü… Kayseri il merkezine 25 km uzaklıktaki Erciyes Dağı’nın 1800 ile 3000 metre arası yükseklikleri dağ ve kış turizmi açısından önemlidir. Erciyes Kayak Merkezi’nde, zorluk derecelerine göre farklılıklar gösteren 32 adet pist seçeneği mevcut.

KÜLTÜRLERİ YAŞATAN MÜZELER VE TARİHİ YAPILAR

Arkeoloji Müzesi

Tarih öncesi ve sonrasında büyük ve önemli gelişmelere sahne olan Kayseri’de müzeciliğin geçmişi eskilere uzanmaktadır. Osman Hamdi Bey tarafından vilayetlere gönderilen bir genelge ile taşınabilir eski eserlerden en önemlilerinin İstanbul’a gönderilmesi, diğerlerinin korumaya elverişli okullarda toplanmasının istenmesi üzerine, Kayseri çevresinden toplanan pek çok eser Kayseri Lisesi’nin bir odasına konarak koruma altına alınmıştır. 1928 yılında Milli Eğitim Bakanı Esat Bey Kayseri’ye yaptığı bir ziyaret sırasında bu eserleri görür ve Kayseri Valisi Fuat Bey’le bir müze kurulması konusunu görüşür. Vali Fuat Bey’in çalışmalarıyla, Hunat Hatun Medresesi’nin onarımı yapıldıktan sonra İl Daimi Encümeninin kararıyla 1 Mart 1930 tarihinde resmen müze olarak kullanılmaya başlanır ve müdürlüğüne de Nuh Mehmet (Turancı) atanır. 1937 yılına kadar ‘Depo Müze’ olarak faaliyette bulunan medrese, eserlerin kronolojik ve bilimsel tasnifinin yapılmasından sonra 1938 yılında 5 kuruş giriş ücreti karşılığında halkın ziyaretine açılır. Bugün hala faaliyette bulunan ve tamamı arkeolojik olan eserler iki salon ve bahçede teşhir edilmektedir. Teşhir ve tanzimde mümkün mertebe kronolojik sıra esas alınmıştır. Birinci salonun girişinde Eski Tunç Devrine ait (M.Ö.3000–2000) Polikrom ve Monokrom seramikler ile su Mermeri (Alabastron) idoller yer alır. Büyük salonda; Kültepe Örenyerinde 1948 yılından beri yapılan düzenli kazılarda açığa çıkartılan Asur Ticaret Kolonileri devrine ait (M.Ö.1950–1750) eserler tipolojik olarak sergilenmektedir. Bunlar arasında çivi yazılı tabletler, boyalı ve boyasız, pişmiş topraktan yapılmış, yuvarlak, yonca ve gaga ağızlı testiler, vazolar, meyvelikler, silindir ve damga mühürler, hayvan biçimli içki, kapları (ryton), madeni eşyalar ve kalıplar ile İmam kulu Hitit kaya kabartması mulâjı önemli bir yer tutar. Aynı salonun güney bölümünde; Kültepe, Kululu ve diğer merkezlerden getirilmiş Geç-Hitit devrine (M.Ö.1200–700) ait heykellere, kabartmalara ve hiyeroğrif stellere yer verilmiştir. İkinci salona geçişi sağlayan koridorda Kültepe’den çıkartılan Frig Devri (M.Ö 750–300) seramikleri görülür.

EtnoGrafya Müzesi

1969 yılında Arkeolojik eserlerin Gültepe Mahallesi’ndeki yeni yapılan binaya taşınmasından sonra, Hunat Hatun Medresesi’nin, restorasyon çalışmaları tamamlanıp 06 Mart 1983 tarihinde Etnografya Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Daha sonra Bakanlık emirleri gereğince Medrese boşaltılarak Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne teslim edilmiştir. Güpgüpoğlu Konağı’nın doğusunda yer alan ve binaya sonradan ilave edilen Selamlık bölümüne, Etnoğrafik eserler taşınmış, teşhir ve tanzim işlemleri tamamlandıktan sonra 18 Mayıs 1998 tarihinde Etnografya Müzesi ziyarete açılmıştır. Müze, binanın ikinci katındadır ve taş basamaklı ahşap korkuluklu bir merdiven ile çıkılmaktadır. Odalar orta hol çevresinde düzenlenmiştir. Holün kuzeyinde yarı açık bir köşk vardır. Etnografya Müzesi’nde; çini, ve seramikler, çeşitli silahlar, ahşap ve madeni eşyalar, yazma eserler, halı ve kilimler, kadın erkek kıyafetleri, takı ve süs eşyaları sergilenmektedir.

Güpgüpoğlu Konağı

Cumhuriyet Mahallesi, Tennuri Sokak’ta yer alan bina, 1976 yılında Kültür Bakanlığınca kamulaştırılmış ve Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Daha sonra yapılan restorasyon çalışmalarından sonra konağın batı tarafı 18 Mayıs 1995 günü teşhir ve tanzimi yapılarak Müze-Ev olarak ziyarete açılmıştır. 3 yıl sonra Bakanlık emirleri gereğince, daha önce Hunat Medresesi’nde bulunan Etnografya Müzesi 18 Mayıs 1998 tarihinde konağın doğu kısmı ikinci katına taşınarak hizmet vermeye başlamıştır. Evin eski orijinal bölümleri 1419 ile 1497 yılları arasında yapılmış, ekleme ve değişiklikler 18.yüzyıla kadar devam etmiştir. Konak, Selamlık ve Haremlik olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktadır. Bugün girişte sağ tarafta bulunan Haremlik Bölümü Müze-Ev olarak, sol tarafta bulunan Selamlık Bölümü de Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Selamlık Bölümü: Haremlikten daha sonra yapılmıştır. Doğuda dış kale duvarlarına yaslanır ve iki katlı yoğun bir kitleye sahiptir. Alt katı hayvanlara ve onların yiyeceklerinin depolanmasına ayrılmıştır. Üst kat, dışarıdan çıkılan ağaç korkuluklu taş bir merdivenle ulaşılan bir orta hol çevresinde düzenlenmiştir. Hol kuzey yanda yarı açık bir köşk, doğuda bir selamlık odası ve batıda bir kabul salonu ile çevrelenir. Bu odaların duvar ve tavanları ahşap süslemelerle kaplıdır. Üst katın güneyinde bir tokana, bir hizmetçi odası, bir servis holü ve kahve ocağı adı verilen bir mutfak vardır. Haremlik Bölümü: Kayseri’nin diğer evlerinde de olduğu gibi haremlik bölümü üç ana mekândan oluşur. Bu kısımlar Sofa, Harem Odası ve Tokana’dır. (ana mutfak) Sofa; ana mekân düşünülerek, diğer odalar bunun çevresinde gelişmiştir. Sofanın doğusunda Harem Odası, batısında Tokana, güneyinde büyük bir Ambar ve Hizmetçi Odası yer alır. Tokananın kuzeyinde kadın konuklar için eve sonradan eklenen bir kabul (veya misafir) odası vardır. Misafir odasının batısında, kahve odası olarak adlandırılan bir mutfak ve ona bitişik bir açık köşk yer alır. Buradaki köşk, ahşap kolonlar üzerine yükselen ahşap bir çatıdan oluşur. Kolonlar ince uzun, tavan işlemelidir. Köşkün önünü, dekoratif taşlarla yapılmış bir havuz süsler. Avlu taş kaplıdır. Bunlardan başka haremlik bölümünde bir de hamam yer almaktadır.

Kayseri Evleri

Geleneksel Kayseri Evleri, girintili çıkıntılı, dar ve çıkmaz sokaklar üzerinde sıralanmıştır. Evler tek katlı, iki veya üç katlı, bahçeli veya çıkmalıdır. Kayseri Evleri basit bir plan şemasına sahiptir. Sofa adı verilen büyük oda, kapalı mekanların çekirdeğidir. Sofanın bir yanında harem (yatak odası) diğer yanında mutfak (tokana) bulunur. Avlu evin önemli bir bölümüdür. Mutfak, kiler, tuvalet, ahır, samanlık gibi mekanların tümü avlu çevresindedir. Gündelik hayatın büyük bir bölümü burada geçtiği için Kayseri’de avluya ‘hayat’ adı verilir. Genellikle Kayseri Evleri’nin iç bölümleri farklı özelliklere sahiptir. Odalar tamamen farklı hacimlerdedir. Her bir odanın iki, bazen üç yanında sedirler bulunur. Odaların duvarlarının ve tavanının tamamı veya bir kısmı işlemeli ağaçlarla kaplıdır. Evin en etkileyici odası ‘sofa’dır. Kayseri evlerinin bir özelliği de her odada küçük bir niş içerisine bir dolap yerleştirilmiş oluşudur. Aynı zamanda bunlara şerbetlik nişi denilen bir niş yerleştirilmiştir. Bu şerbetliğin alt tarafı mermerden olup, kahve pişirmek, şerbet hazırlamak için yapılmıştır. Şerbetliğin iki tarafında süslü raf ve küçük nişler bulunmaktadır. Gilve ismi verilen küçük nişler, gaz lambası vazo, buhurdanlık gibi dekoratif eşyaların konulması için düşünülmüştür. Kayseri evlerinin kapı tokmaklarının da ayrı bir önemi vardır. Bu tokmaklar çoğunlukla aslan, heykel başlı kartal, parmağında yüzük bulunan kadın eli, insan başı biçimindedir. Kayseri evlerini bir özelliği de bahçede üzeri örtülü, yanları açık teras şeklinde köşk tabir edilen yapıların bulunuşudur. Bu bölümlerde yaz aylarında yaşanır ve geceleri de yatılırdı. Ayrıca Kayseri evleri iklimden ötürü yazın sıcaktan, kışın da soğutan korunacak biçimde yapılmışlardır. Çoğunlukla evler kuzeye açıktır ve bazı yerlerde de doğal oluşmuş çatlaklar buzluk denilen şekle sokularak soğuk hava akımının oluşmasına olanak sağlanmıştır. Kış aylarında sofanın ortasına yerleştirilen tandırlar evin ısınması sağlanmıştır. Kayseri’nin bazı evlerinde ise puhayri denilen ocaklarla ısınma sağlanmıştır. Kayseri evlerinde kemerlere geniş yer verilmiştir. Bu evlerin bazılarında kemerler yalın, bazıları da bezenmiştir. Kemerler siyah veya beyaz taşlardan yapıldığı gibi yekpare taşın oyulmasıyla yapılmış örnekler de bulunmaktadır. Kayseri evlerinin üzerindeki örtü genellikle toprak damlıdır. Kirişlerin üzerine keverk taşı ve toprak döşenmiştir. En üst tabakaya da toprağın kuruyup çatlamasını önlemek amacıyla çamur sıva içerisine tuz katılmıştır. Böylece nemin aşağıya sızması önlenmiştir. Kayseri evlerinin bazılarında çörtenlere yer verilmiştir. Bu çörtenler sade oldukları gibi hayvan başı şeklinde olanlar da bulunmaktadır.

Kayseri Kalesi

Coğrafi ve stratejik konumu nedeniyle tarihin her döneminde önemini koruyan Kayseri, bu nedenle çeşitli saldırı ve işgallere maruz kalmıştır. Kayseri Kalesi, bu saldırılara ve işgallere karşı tedbir almak amacıyla inşa edilen şehirdeki en önemli yapıdır. Bugünkü Kayseri’nin ilk yerleşim yerlerini içine alan kale ve surlar geniş bir alana yayılmıştır. Kayseri surları hakkında ilk bilgi Roma İmparatoru III. Gordianus zamanına (M.Ö. 238-244) ait olan sikkelerde yer almaktadır. Bu bilgilere göre surlar, ilk olarak III. Yüzyıl ortalarında inşa edilmiştir. Kayseri Kalesi, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Yamuk bir dikdörtgen biçimindeki iç kale, dış kalenin kuzey surlarına bitişik olarak inşa edilmiştir. Dış kale ise tarihi şehri güney ve batıdan kuşatarak çevrelemektedir. İç kalenin kuzeyinde yer alan surlar günümüze ulaşamamıştır. Tarihte Kayseri halkı, tehlike zamanlarında dış kale surlarını kapatıp savunmaya geçer, zor durumda kalınca da bugün sağlam olarak şehrin ortasında yer alan iç kaleye çekilirlerdi. Türk fethi öncesinde bir kale şehri görünümündeki Kayseri, ilk savunma hattı olan dış surların içinde kalan bölgede yer almaktaydı. Kale duvarlarının bazı bölümlerinde, islami dönem yapılarından alınmış bezemeli malzeme görülmektedir. Altın kapıdaki arslan heykelleri de bezemeli öğeler arasındadır. Kalenin tamamında kesme taş kullanılmıştır.

Kale Camisi

İç kalenin içinde, merkezi tek kubbeli cami, vakıflar idaresindeki kayıtlarda ‘Fatih Cami-i Şerifi’ adıyla belirtilmektedir. Gedik Ahmed Paşa’nın nezaretinde ve Fatih Sultan Mehmed’in fermanı ile yaptırılmıştır. 1467’de Kayseri Karamanoğulları’ndan Osmanlılara geçtiği sırada bu caminin yerinde ‘Karamanoğlu Mescid-i Şerifi’ adıyla harap bir mescid bulunuyordu. Cami daha sonra 1711, 1778, 1886 ve son olarak da 1990’lı yıllarda tamir edilmiştir.

Hunat Hatun Külliyesi

Alaeddin Keykubad’ın karısı, II. Keyhüsrev’in annesi Mahperi Hatun tarafından 1237-1246 yılları arasında yaptırılmıştır. Cami, medrese, türbe ve hamamdan oluşan bu külliye, gerek genel görünüşü, gerekse yapılış şekliyle Anadolu’da bulunan Selçuklu eserlerinin en güzel ve en önemli örneklerinden biridir. Oturum alanı 2.203 metrekaredir. Caminin batı cephesindeki ana giriş kapısı şaheser bir arabesk süsle donatılmıştır. Bunun üzerine de, ‘’Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, gereği üzere namaz kılan, zekat veren, Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder, onarır. İşte hidayet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır’’ mealindeki Ayet-i Kerime yazılıdır. Kitabesinde ise şöyle denilmektedir: “Bu mübarek mescidin yapılmasını, fetihler babası, dünya ve dinin yardımı ve emanı, Keykubad’ın oğlu, Keyhüsrev zamanında, yüksek mertebe sahibi zahide, saliha, dünya ve dini safvetti, hayırların öncüsü, büyük valide emretmiştir. Allah onun yüceliğinin gölgesini daim ve iktidarını kat kat eylesin. Bu yapı altıyüzotuzbeş yılında şevval ayında inşaa edilmiştir.” Cami’nin üç kapısı vardır. Bunlar, kuzey, batı ve doğuya açılmaktadır. Ana kapı batıdadır. Bu kapının girişte sol tarafında, caminin kuzey ucunda, Mahperi Hatun’un türbesi bulunmaktadır.

Cami Kebir (Ulu Cami)

Kayseri şehir merkezinde olup, Kapalıçarşı’nın yanında yer almaktadır. Ulu Cami olarak bilinmekle beraber değişik kaynaklarda Cami-i Kebir veya Sultan Cami olarak da anılmaktadır. H.530/M.1135 tarihinde, Danişmendli hükümdarı Melik Mehmet Gazi tarafından yaptırılmıştır. Caminin kuzeye açılan kapısının yanındaki kitabe ise bir onarım kitabesidir. Melik Mehmet Gazi’nin yeğenlerinden olan Yağıbasanoğlu, Muzaffereddin Mahmud tarafından 1206 yılında onartılmıştır. Aynı şahsın kızı olan Atsuz Elti Hatun da Gülük Camii’ni aynı dönemde onartmıştır. Abidenin bugün taşıdığı tek kitabe olan onarım kitabesi kuzey duvarın dış yüzüne, kapının yakınına konulmuştur. Onarım kitabesinde şu ifadeler yer almaktadır: “Bu cami, Kılıçaslan oğlu, büyük Sultan Keyhusrev devrinde -Allah onun yardımını yüceltsin- H.602/M.1206 yılında Yağıbasanoğlu Muzaffereddin Mahmud tarafından onarılmıştır.”  Ulu Cami, 1716 yılında meydana gelen büyük depremden zarar görmüş, 5-6 yıl gibi bir süre harap halde kullanılmadan kaldıktan sonra 1723 yılında Matbah-ı Amire Emini (Saray mutfak sorumlusu) Kayserili Hacı Halil Efendi tarafından onartılmıştır. Bu onarımda minarenin yıkılan külah kısmı da yenilenmiş, çöken kubbesi ve minareleri de onartılmıştır.

Tekgöz Köprüsü

Sultan II. Rükneddin Süleyman Şah zamanında, H.599/1202-1203 yılında Kayserili Hacı Ali Şir Bin Hüseyin tarafından yaptırılmıştır. 120 metre uzunluğundaki köprünün iki kemeri arasında kalın bir sülüs yazı ile yazılmış kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabede şu ifadeler geçmektedir: “Bu köprüyü fetihler sahibi, İslam ve Müslümanları şereflendiren, din ve dünyanın dayanağı düşmanlarını kahreden, Kılıcarslan oğlu Süleyman zamanında Emir-ül Müminine yardım eden, Kayserili Hüseyin oğlu Allah’ın rahmetine muhtaç Bedreddin Hacı Alişir H/599 (M/l 203) yılında (inşa etti)” Halil Edhem, ‘Kayseri Şehri’ adlı eserinde, köprüyü yaptıran Hüseyin oğlu Ali Şir hakkında hiç bir bilgi bulamadığından; ancak bu kişinin Rükneddin Süleyman Şah’ın emirlerinden biri olabileceğinden bahsetmektedir. Evliya Çelebi Tekgöz Köprüsü’nden bahsederken, “Şehrin canibi garbisinde bir saat mesafede, Kızılırmak Nehri üzerinde, iki kaya arasında inşa edilmiş bir göz köprü namı ile bibedel bir cisr ail vardır ki Sultan Süleyman asrında Koca Mimar Sinan binasıdır. Üstadı Mimar Ömer keranemayesinin nice senelerini geçirip ve var kudretini sarf edip kavs-u kuzey misali bedel bir kantara bina etmiş ki, gören seyyah biihtiyar ve valih-i sergedar olarak üstadına tahsini han olur” demektedir. Belli ki, Evliya Çelebi kitabeyi incelerken, oradaki Süleyman ismini, Kanuni Sultan Süleyman’a mal etmiş olmalıdır. Kızılırmak üzerinde bulunan köprü, kesme taştan 27 metre çapında ve 18 metre yüksekliğinde büyük kemer ile 11.5 metre çapında ve 7.5 metre yüksekliğinde daha küçük bir kemerden meydana gelmiştir. Bu büyük kemerden dolayı halk arasında ‘Tekgöz’ ve ‘Yalnızgöz’ ismi ile anılmıştır.

Kayseri Mutfağı

Türk yemekleri denildiğinde akla gelen en özel lezzetlerden biri şüphesi Kayseri Mantısı’dır. Kayseri sadece mantısıyla değil diğer lezzetleri de damaklarda müthiş lezzetler bırakıyor. Kayseri mutfağı ağırlıklı olarak unlu ve etli yemeklerden oluşuyor. Kayseri pastırması ve sucuğunun da ünü Türkiye sınırlarını aşmış lezzetlerden…

Kurşun aşı

Dana eti ve nohut ile yapılan doyurucu bir yemektir. Yemeğin ismi yöreden yöreye değişiklik gösterebiliyor.

Yağlama

Salçalı, kıymalı, soğanlı bir harç yapılıyor öncelikle. Onlar incecik hamurun üzerinde servis ediliyor ve üst üste katlanıyor. Kayseri yağlaması olarak da bilinen yağlama özel günlerde masada olmazsa olmaz yiyeceklerin başında geliyor.

Kayseri Mantısı

Kayseri deyince akla gelen ilk lezzet şüphesi Kayseri Mantısı’dır. 36 çeşidi yapılan mantının en meşhur olanı ise etli mantıdır. Kayseri mantısı çok hafif çorba gibi salçalı bir suyun içinde servis ediliyor.

Çemenli ekmek

Ekmeğinin hamuru da ev yapımı hazırlanıyor. Çayların ve kahvaltıların olmazsa olmaz lezzetlerinden biridir.

Kayseri tiridi

Tavuk göğsü ile yapılan tirit, Kayseri mutfağının sevilen lezzetlerinden birisidir. Tepsiye ekmek ya da el açması yufka serilir. Üzerine ise, haşlanan ve parçalanan tavuk eti ve de özel hazırlanan sos eklenir.

Cıvıklı

Kayseri’nin Develi yöresinde kuşbaşılı pideye verilen isimdir. Develi’nin kültürüyle özdeşleşmiş bir yemektir.

Düğümlü tatlı

Kayseri’nin özel günlerde masalardan eksik olmayan güzel şerbetli tatlılarından birisidir. Hazırlaması kolay ve pratiktir.

Yorum yap

Takip Edin!